Sunday, June 21, 2009

günlüğün mevhum meraklısına...

evet
aslında "dostlar!" mostlar desem de
bir tek meraklım olduğunu biliyorum
o da tümüyle benim uydurmam
külliyen mevhum...

"valla ben okuyorum" demeyin
nereden belli okuduğunuz!
insan iki satır "hoca okudum yazdıklarını yaf" der!
demeyin
istemiyorum...

ben şimdi o mevhum meraklıma söylüyorum
siz duymasanız da olur

sevgili vehimlerimde suret verdiğim pek tutkulu meraklım
bu günlüğe girip girip "yav yine yeni bi şey yok" diye kahroldun uzun zamandır
bugün edebistan.com'da çıkan iki şiirimi yayınlayacaktım
birini hallettim (çetrefil'i astım yani günlüğe)
ötekine sıra gelmeden beni ziyadesiyle sarsan bi şey oldu
günlüğün taslaklarına kaydedili kalmış meğer
Ali Pekdemir'e ve sana yazdıklarım
2008 yılı günlükleri içinde "Ali Pekdemir'in sevgi dolu anısına..." diye bi şey göreceksin
oku istersen
senin için yenidir
yani sanırım öyle

hüzünle...
(numara yapmaya ne hacet, çünkü pek hüzünlüyüm)

çetrefil

çetrefil (*)



uzağın


insan cana tüy uçar

bir cigara tellenir kiminin gelişinde

kim dağıtır gam u kederin


ne bileceksin

insan insana külçe çöker inse

kimi dağıdır tenine kiminin

genze işler buğusu

kimi gam yüküdür girse de

her yüreğin


işte bil

kişi eti sakîl olur yükün vurunca

ve illâ gazele uçar

dilsiz sevdiğin



yazgı


işte el sevmeyi öğren

elsiz gelenle

ellere uzanır

bensiz gittiğin


dil çözülür

etmez âh u zâr yine sensiz

ten cana emanet sen ona

kaç ten uçurur bir can

sükût sağanaktır ölüm dediğin


ne mümkün sen kalırsan canbir olmağ

can kor yüreğe nice direnir

sanma yiter giderim

sun canın kaynasın tennur

can u ten bitişmez tenbir olmağnan



mestur


el de bir

el bile el bil de bir

gül dikenin diken özün

tasasını sil de bir


yazılmasın sözbir ol

indi yücedir

vârı yoğu y o l d a

o l d a bil


ahrâs kor y e l d e b i l

âh semûmu ç ö l d e b i l

canıma üfüldeyen

nefes de bu ö l d e b i l

nice dinse bu can

canbir olur ağyarın

d i l d e b i l


açtırma kuytuyu

söyletme köstüğü

bu mey

susulup da içilir


(*) www.edebistan.com, 1 Haziran 2009

Saturday, December 6, 2008

berâe!


berâe!(*)

gök iğde mavuru
her gurûbun ardını zifir
ve geceyi örter mevtin tülleri



-I-
ey kalbimin kapılarına istavroz
kasıklarıma incir yaprağı
menzilime ceset sürüyen
ey topuklarıma dağı
ellerime bulut kümeleri
ve içime bu öcü çökerten dehr

ey bütün yetimlerden kızlık zarları
ve isrâil çocuklarından kancıl diken bezirgân
tenâsülüne el uzatan çakal
bütün tohumların
beyaz önlükler ve hardal tulumlar içinde
devrimler kıtaller ve miğferler içinde
tanırım seni
ne orman balta girmedik
ne madde ne fikir elleşilmedik…
utanmaz duvarlarınla
ve böğründeki bel-hüm adal mührünle
tanırım seni

-II-
bırak
bir bu ömre seçildim
bu ağusuz kadehi kaldır önümden
yetmez mi
tarlaların çorak
ağaçların kısır çıktığı
baharın

bırak
çölün koynunda tanrılığa soyunacaksa buzağı
göllere maraz kuşları inmesin
bakirelere Meryem…
babasızlığımı doğuracaksa Ümmü Musa
acı özü dağlarda emraz çiçeklerinin
bu solgun gülleri tutan kan
tenimde duraksız
biriksin

bırak
kış gelir ayaz
öldüm kül ve duman bürüdü tan yeri
kefenler beyaz değil
yetişir
göverik tenlerden uzuv
rahimlerden şifa çaputları
maraz simyaları ceninlerden
çaldığın yetişir
bitimsiz gençlik yağlarıyle ovduğun
sayrıl kadınlar doğurmasın durmadan beni


-III-
ölüm sıvaştırırken sen ey ebter
dokunduğun her şeye
– bir zaman doğmuştu ya Adem
babasız doğacağım o gün İsa
babasız büyüyeceğim her gün
Musa
ve yetim son güne dek
duraksız çoğalacağım
bir adım Ahmed

(*) Yedi İklim Dergisi, Kasım 2008

Wednesday, June 11, 2008

Ali Pekdemir'in sevgi dolu anısına...

dostlar,
içim cızzz etti biliyo musunuz
günlüğümü karıştırırken aşağıdaki satırların
bir zamanlar taslak olarak kaydedildiğini
fekat yayınlanmadığını gördüm...
:(

okudum ve bir kez daha burkuldum
aylardan haziran yıllardan 2009
yıl dolmadan ne vadeler dolarmış meğer...

söz bitmez aslında,
söyle dur...
fekat ne içimizdeki gayzı savaşı, ne dışımızda baş bağlayan çıbanı bitirecek olmayan
söylemeleri bitirmek, anlamı örselememek gerekir,
susmak ve sönmeyeni incitmemek gerekir...

imdiii
ufak tefek biçim değişiklikleri dışında
Alim kıymetlime yazdıklarımı yayınlıyorum.

yaşayan ve ölen tüm eşliler,
yaşayan ve ölen tüm eşler için...



evi olmayan sıçan deliğine...

"bu da nereden çıktı" demeyin
"adam evleniyor ya, ondan bu uçarılığı"
da... ali benden hızlı çıktı
ondan yazdım bu satırları
daha doğrusu, ona yazdıklarımı sizinle de paylaşmak istedim


ama önce şey diyeceğim
yahu biz türkler bu işe neden evlenmek diyoruz ki?
evlenen kişinin evi mi olmuş oluyor?
eh evet, bu memlekette öyle

iyi de
evle mi bağ kuruyoruz, yoksa eşimizle mi?

kelimeler ne kadar önemli yav

yok,
evlenmek sözcüğü ile anlatılan her ne ise, onu evle bağ kurulsun diye bu sözcükle andığımızı söyleyecek değilim
bu; dile, adlara, adlandırmaya bir hayli büyüsel bir rol biçmek olurdu

dil, yaşadığımız şeyin bir anlatımı, yaşayacaklara bir uyarıdır sadece
yine de
evlenmek diyorsak bu hakikaten evin merkeze oturtulduğunu gösterir
ve insana da, büyüsel değil, dilsel bir yolla evini merkeze almayı öğretir


bana kalırsa bu işin adını "eşlenmek" koymalı
eşi olmak ile olmamak arasındaki farktır çünkü, bununla aşılan
eşi olmayanın da evi olabilir
her ev sahibi evli; ama her evli, eş sahibi değildir
ne anlama sayarsanız

insan kendine eş bulur, ev bulmak sonraki iştir
ev bulan kişi evlenmiş olur, ama eşini kaybedebilir
evini de kaybetmiş mi olur öyle olunca?
hiç de şart değil...


eşini ve eşliliğini hayatının merkezine almalı insan
böyle buyuruyor türk irfanı
biz türkler, evi merkeze alır ve hep eve hizmet ederiz oysa
böylece eşleştiysek de eşsizleşiriz zamanla
bir şeyler boşanmış olur
ama biz evli kalırız


eşlenmek dersek dostlar
bu işin eşsizlenmeye de açık olduğunu müdrik kalmak daha kolay sanki
evli misin bekar mısın diyoruz ya
evde biri var mı, yoksa seni bekleyen biri de mi yok gibisinden
eşli misin, bekar mısın demek ne kadar hoş olurdu oysa


neyse
bu bahsi uzatmayacaktım
ali pekdemir evlenmiş
ona şöyle yazdım:


alicim,Allah mesut bahtiyar etsin...
önce bir yastık sonra da o yastıkta
ömrünüzü kocamadan geçirmek nasib etsin...
senin gibi bir eş bahşettiğine göre, eşin de O'nun sevgilisiymiş...


aslolan, sizi birbirinize kısmet kılmak için size neler bahşetmiş olduğu değil,
sizi birbirinize kısmet kılmakla daha neler neler bahşetmek murad ettiğidir.
(yah! hadi tuttun kendini intaaar ettin, ya o kızı ne ettin sen Ali! ne kadar hazin...)

eşler birbirlerinin örtüsü (yalnızlık çölünde üşümesinler diye),
sükunet konağı, bela sığınağı, mutluluk sağanağı, sabır dayanağı, neşe kaynağı... olsun isteriz.
amma ki, ulu görmüşler, "kısmete hızmet gerek" dermişler.

Allah size almadan verse de,
siz birbirinize almadan ver(e)mezsiniz.
gel büyüklük sende kalsın,
bir adım öne geç:
ver ki alasın...


eşine de, selamlarımı, tebriklerimi ilet,
bu "bir adım öne geçme" konusunda seninle yarış içinde olsun.
görenler size deli desin, akıllıların kazandığı hesap işidir;
ne "ben ondan ne aldım", ne de "o bana ne verdi" diye sormaya kalkmayın...


hayat, sana sunulacak cennet meyvesidir sanma;
senin sunacağın gönül meyvesidir. karşılıksız!
çünkü, sana sevgi dolu bir yoldaş bahşedenin lütfunu
hiçbir şeyle ödeyemezsin;
bari şükrünü (O'na), teşekkürünü (ona) edadan
can'ını Can'a fedadan beri durma.
zehirse, bırak zehri sende fena bulsun, aranızda üreyip durmasın.
birbirinize saygıda, hoşgörüde, katlanmada, sabırda, teennide, tahammülde gani olun ki, meşakkatte, meşverette, ülfette, sohbette, aşk u muhabbette fukaralığa düşmeyeseniz.

değmez mi...

eveeeet, Ali Pekdemir için son olarak ne diyebilirim ki?
"Allah taksiratını affetsin" mi...
onu bu kadar seven bir insan yüreği olarak kalbimi yokluyorum
"eşşek! eşşek!" diye hoplayıp duruyor hala
ah Alicim ah Alicim
bak şunu diyeceğim:

eşşek herif! değdi mi...

Thursday, May 15, 2008

sırası mı öğretmenim?

telaş yok ismail
insanlar yaşamadıkları şeyi anlatamazlar
öyleyse, yaşamalarına katılmadığın şeyleri

anlatmalarını da isteme
ya da anlatmalarını isteyeceğin şeyleri

yaşamalarına ortam hazırla

bir soru sormuşsun
bahar geldi demişsin
hakikaten geldi mi, bazıları için gelmemiş de olamaz mı?
tabiat demişsin
o da ne ki?
tabiata bakınca demişsin
bu nasıl yapılıyo ki?
neler hissettiklerini sormuşsun
hissetmek her zaman mümkün mü ki?
diyelim birşeyler hissettik
bunlar nasıl yazılır ki?
başa dönelim
böyle bir sınav yapabilmek için
önce baharın bütün öğrencilere getirilmesi gerekir
üstelik onun gelmesi sorulmaz, bahara gittiğiniz gün sorulur
o gün neler hissettin?
orada neler hissettin?
tabiat, onlar için de öğretmenleri için olduğu kadar kavranabilir bir şey mi?
ona nasıl bakabiliriz ki?
onu, yani tabiatı hissedebilir miyiz?
tabiat karşısında hislere kapılmak şart midur?
insan nasıl yazar bütün bunları?
mesela nasıl başlamak gerekir?
sonra? başlanmış bir yazı nasıl geliştirilir?
nasıl bitirilir?

sen hiç 7. sınıf oldun mu?
o zaman bir hocan sana böyle bir soru sordu mu?
neler hissettiydin?
havalara mı uçtuydun?

şimdi bir soru daha sorayım:

şu sorduğum soruları bir sınav say,
bu sınavdan kaç alabilirsin?

telaş yok
sen bir öğretmensin
ama onlara bir şeyler öğretmen için
önce neyi değil, nasıl öğreteceğini öğren

bunu sana kim mi öğretecek
şaşkın!
ilk çocuğu olduğunda insana

anne baba olmayı kim öğretir?
hiç de bile, kim demiş kendi anne babası diye

çocuğunu kucağına alırsın
bu müthiş bir şeydir
işte kollarının arasındadır
odur
ve sen hiçbi halt bilmiyosundur

hayatın sıradan akışı parçalanmış
kucağına bir hayat sunulmuştur
bütünüyle sana emanettir

yorgundur
belki uyuyor, belki esniyordur
çoğunlukla da ağlıyordur
ama hep sokuluyodur, aranıyordur
tutunmak istiyordur
tutulmak istiyordur
bırakılmamak

nereden bileceksin
hiç çocuğun olmadı ki :p)

bırak da öğrencilerin sandığın o küçük insanlar
sana nasıl öğrenebildiklerini öğretsinler
senin yapacağın, kendini onlara bırakmak
bu "direksiyonda ben varım" paniğinden
"lan ben bu arabayı ya devirirsem" korkularından kurtul artık

başlarım müdürüne de müfettişine de
hayat idare edilmeye de teftişe de gelmiyor
gerilme bakiiim
kendine güven
bildiklerini unut
öğreteceklerine boş ver
sen bir insansın

kimbilir kendini bıraksan
ne kadar da sevecekler seni
ve nasıl da sokulacaklar
oysa

tutunmak istediklerinde
tekme yiyorlar
tutulmak istediklerinde
en yüksekten boşluğa bırakılıyorlar
sorumsuz, eşek sıfatlı, katır suratlı aptal saptal öğretmenleri tarafından

sorumluluk nedir biliyor musun?
"ben bir öğretmenim" filan deme
insan olarak sorumluluğu keşfet
ki, hesabını sadece Allah sorar

geldin aramızdasın
seni neden sevelim ki biz
senden korkmuş gibi yapınca tavlayabiliyorsak
korkutmadığın sürece neden umursayalım seni


biz çocuklar en sakladığın yerlerinden keşfederiz bütün çaresizliklerini
merhamet görmediğimiz hor yüreklere acımasız oluruz
çaresiz bırakırız, çaresini aramayacakları...
böylece, kendimizi kötülüklerinden koruruz onların

madem buna katlanamıyorsun
önce bizi kabul edeceksin
böylece, nasıl bulduysan bizi
ne isek, ne kadarsak
buradan başlayacaksın
ve sevinmek istediğimizde anlayıp bizi sevindirecek

anlamadığımızda sabredeceksin
sıkıldığmızı, eğlenmek istediğimizi, salak salak delirmek, hatta çıldırmak istediğimizi

anlayacaksın
çünkü sınıfta o kız var
o oğlan
ya da "o öbür sınıfta yaaa, ben buna nası katlanıcam"
madem katlanamayacağım bir şey yapıp
bu sınıfa kapattınız beni
e öyleyse bana bu hallerimle katlancaaanız

bi zahmet
hem belki hergün dayak yiyorumdur evde
eşeğin tekidir bizimkiler, anam babam
yah
ne çok şeyler yaşanıyodur o taze bedenlerde
yüreklere sığmayan
sen de kalkmışın yaz diyorsun
sırası mı öğretmenim?




Friday, April 18, 2008

dokuz oku bir çıkar

hep bu pılıyı pırtıyı toplayıp sıvışma hevesleri
bu hevesler ne çok hayatı hayatımızın fiilen içinde
ve fakat ruhen
dışında bıraktı
buradasın, ama oynamasan olurmuş gibi düşünerek oynadığın bir oyun bu
mesela şu maili yazmak için, kendinden o maili yazacak insana kadar
ne çok yol yürümen gerektiğini
ve buna gücün olmadığını düşünmek için
bu "oynamayan oyunu"nun ayak bağlarını
bahane ediniyosun

neymiş; otla böcükle uğraşacakmış
peaaaah!
ne var da doktora yapıyon madem?
botanik mi çalışıyon, böcükbilgini mi olcen?

ne varmış da bu “oynamaz oyunu oyuncusu”nu sevmemişim?

o senin dediğin kuş yuvası
sor bakalım kuşa, hangi çöpü niye almış, nasıl seçmiş, niye öteki çöpleri görmezden gelmiş
niye bu yumurtayı cılk etmiş
niye bu yavrusunu yuvadan düşürmüş (belki de atmıştır, yok yok, kesin o atmıştır)
günahını durup durup yüzüne vurmak mı
yumurtayı cılk etmek mi daha günahmış

e tüyleri bu kadar parlak, kanatları bu kadar güçlü (nasıl da muhteşem uçtuğu sanılıyo ya)
bakışı bu kadar fıldır fıldır, görüşü bu kadar
keskin
üstelik gagası da bu kadar sivri

gagalayışı da bu kadar didikleyici
ha tutsaydı kaldırsaydı ya beni bu bataktan
pençeleri bu kadar kavrak, bacakları da bu kadar kavi

ne desem, bilmiym ki
şey diyeyim
salak!
o da bir kuş işte nihayet
ne bilir tüyleri neden parlak
(hatta farkında mıdır parlak mı solgun mu?
"efendim, durup durup
kanatlarının altındaki yağ bezlerinden
dirhem dirhem gagalayıp
tüylerine sürmeyi biliyo ya"ymış, peaaah)
kanatlarının bu kadar güçlü olduğunu da sen uyduruyosun
onun bedeni hafiftir belki
ya da kanatlarını çırpındıracak kadar bastırıyordur
hayat

daha sayayım mı?
kuş gözüdür fıldırdar
kuş dediğin drama kursu mu görmüş
ayna çalışması mı yapmış
görüşün keskinliği, ne görenin kerametidir
ne görülenin apaçıklığına delalet
ve ne de keskinlik
görülenin gizlenmişliğindeki emniyet hissine saçmalık katar
(de ki solucansın, görmüş kıpırtını, e n'ooolmuş?
tok kuşun iştahı, şaşkın solucana ayak olurmuş)

o çilehane, sana sunulsa ne güzel çile çekerdin
şimdi çile çekmiyorsun ya, çünkü…
ama bir bak bakalım, çile mi çekmiyorsun, çektiğini çileye mi saymıyorsun
saymadıklarının çilesine güç mü yetiremiyorsun
gücünü mü hiçe sayıyorsun...
anırmaz sıpa olunca, herşey hallolacak mı sanıyorsun
yoksa neye çifte attığını bir yana bırak, hala çifte attığının
farkında bile mi değilsin

kalbinde bir delik boğazında bir düğüm
caaanım efendim, ebu bekr, rivayet olunurkim
"o mağara"da
bir delikten baş uzatan yılanı kovmuş
deliğini de hırkasından kopardığı parça ilen tıkamış
ki gafletine rast getirip tekrar uzatarak başını
zehirleyip öldürmesin ciğer paresi peygamberi



amma yılan bunca kıvrak, mağara da bunca delik deşik değil midir?
o deliği tıkarsın, bu delikten baş uzatır
ebu bekrin hırkasından bin parça
bin deliğe tıkaç olsun
velakin mağara dediğin
1001 delikli de olur
bakmış hırka elden gitti, küllü ecza anca bin deliğe yetti
mecal takat tükendi
ayak başparmağını tıkamış o son deliğe

ya bilir misin senin mağaranda, sonuncu deliğin numarası 1001 midir?
bul buluştur, tep tepiştir ki, o aynı yılan
değil hep aynı delikten,
10.001. (son nokta -inci demek) delikten dahi zehirleyemesin can evini
e son bulacağın da belki, boğazındaki düğümdür tepiştirecek

haaaa
bak burada bir şey öğren
lime pare edip 10.000 deliğe tıkaç ettiğin herneyse
o elinden gitmedikçe
boğazındaki düğüme sıra gelmeyecek
bir yılan deliğine o düğümü tepiştirmeyi akledebilmen için
"bu iş görür sandık"ların elden avuçtan gidecek
oysa ki o düğüm, ilk deliğe tıkaç edilse, yılanı mahv ederdi
sen nerden bileceksin
bilsen ne halta yarar,
boğazdaki düğüm de "na çektim çıkardım" usulü
çıkarılabilir mi yah

son
şu Usta mevzuu
çapraşık bir şeydir
benimkini sen yılan dili say yine de
amma onculayın dolaşık dönemez
anlat demesi kolay

baktım, beceremiyordum
sonra beceriklilerle beceriksizleri gördüm
becerdikleriyle geçiniyor

beceremedikleri ile geçip gidiyorlardı
başıbozuklar gördüm
tutsalar becerirlerdi, fakat becermiyorlardı
düşündüm
böyle bir dünya kotarılsa da sürüp gidemezdi
oysa sürüp giden bir dünyaydı, akıp gittiğimiz bu düş
demek yanlış görüyordum
ya gördüğümü yanlışa vuruyordu
içimdeki çarpım taPlosu

ustalar sustuğu zaman çıraklar bağrınıyordu
ahmaklar, gürültüyü bi halt becermek sanıyorlardı
oysa, bütün bu
becerilmişler, becerenler, becerikliler, beceriksizler, becerisizler arasında
onların tutmayan hesapları, bozuk niyetleri arasında
bir hesap tutuyor gibi görünüyordu
Usta işi bir hesap

çıraklar gördüm sonra
zor seçiliyorlardı
durmadan dükkan süpürüyor, getir götür yapıyor
körük basıp ocak harlıyor, kömür atıp ateşi taze tutuyorlardı
elleri iş karası
yüzleri is karası
dilleri sus karasıydı
çok özendim
içim gitti

aralarından bazıları

Usta'nın bir sözünü bin edip ötekilere iş buyuruyordu
bazıları o işi bin edip

kavruk çocukları işe vuruyorlardı
bu Usta işi dünyada, bir bendim sanki
ne kara kömür, ne isli ocak, ne kızılkor erimiş demir
ne paslı fıçı, ne kirli fıçı suyu
ne akkor demirin
suya daldırılınca çıkardığı o coss sesi
ne de sopsoğuk çelik olmuştum
ha şu marsık çıraklardan biri kadar olaydım
susmaya dalaydım
demirden alaydım
körük basaydım
olmadı kömür olaydım, bir dem yanaydım
harda yalaz, yangında dil, ocakta kül olaydım

levmettim, kahrettim, derde kardım
yandım
meğer cevheri yakar imişler
cevher dediğin, görmez göze toprak görünür
kili küll, madeni ipil eder imişler
zerreleri eritip ışıtır imişler
Usta işi bi şey
aynaya baktım
bu zerrat bu ecza nasıl cem olunmuş meğer
utandım
bir ses işitilir utandığım yerlerden
"sussss!"
"eyle!"
"olllll!" bir de

susabilirsem
çıraklıkta gözüm
Usta tek
çırak edecek
bir şeye benzeyecek

mi
eh

dedim sana
çapraşık şey

ha bir de şu
"BARIŞMAK İSTİYOR"muşsun
aptal, sana küsen mi oldu!

dokuz ok sapladım yılan başına
dokuz oku
bir çıkar

bitmez ki

Sunday, April 13, 2008

som siyah


oy sabrımı epritip sınarsın sıdkım
har güller dağlamasa sağrıma seni
ya kaldırma kanadım ebr-i nisana
yar kurşun ayaklarla komasan beni


-I-
titreyen bir mumdun dinmeye mail
şuleni harladı özümün ıssı
naz etme mahvıma yüreğim zail
güllere defnetsin sarışın beni

ay çileyip sussan aynım kararır
o mavi ışığım esved karası
bir sen kaldın mahvıma ki hamail
karalar adına vuruşun beni

çeşminde pırıldar o kızıl yalaz
sönse ilenirim nefesim ba’sı
üfürsen tutuşur közüm israfil
som siyah karartır susuşun beni

-II-
de ki sevmiyorsun bırak silinsin
gölde ayın gökte güneşin şavkı
de ki sevmiyorsun öleyim yeğin
mahvıma komasın yaralar beni

şaman sönüp şafak solarsa tözüm
gözlerimi yutsun kara geçitler
söylesen ışısa kapkara yüzüm
sus kabe donuna saralar beni

bir sen kalma benim bunca mahvıma
gadan alıp emre yürüsün bu kam
medd-i matem ü erbain leyle gam
yasın uçup gülsen karalar beni



(*) fâilâtün dergisi, Sayı 5 Nisan_Mayıs 2008