Thursday, May 15, 2008

sırası mı öğretmenim?

telaş yok ismail
insanlar yaşamadıkları şeyi anlatamazlar
öyleyse, yaşamalarına katılmadığın şeyleri

anlatmalarını da isteme
ya da anlatmalarını isteyeceğin şeyleri

yaşamalarına ortam hazırla

bir soru sormuşsun
bahar geldi demişsin
hakikaten geldi mi, bazıları için gelmemiş de olamaz mı?
tabiat demişsin
o da ne ki?
tabiata bakınca demişsin
bu nasıl yapılıyo ki?
neler hissettiklerini sormuşsun
hissetmek her zaman mümkün mü ki?
diyelim birşeyler hissettik
bunlar nasıl yazılır ki?
başa dönelim
böyle bir sınav yapabilmek için
önce baharın bütün öğrencilere getirilmesi gerekir
üstelik onun gelmesi sorulmaz, bahara gittiğiniz gün sorulur
o gün neler hissettin?
orada neler hissettin?
tabiat, onlar için de öğretmenleri için olduğu kadar kavranabilir bir şey mi?
ona nasıl bakabiliriz ki?
onu, yani tabiatı hissedebilir miyiz?
tabiat karşısında hislere kapılmak şart midur?
insan nasıl yazar bütün bunları?
mesela nasıl başlamak gerekir?
sonra? başlanmış bir yazı nasıl geliştirilir?
nasıl bitirilir?

sen hiç 7. sınıf oldun mu?
o zaman bir hocan sana böyle bir soru sordu mu?
neler hissettiydin?
havalara mı uçtuydun?

şimdi bir soru daha sorayım:

şu sorduğum soruları bir sınav say,
bu sınavdan kaç alabilirsin?

telaş yok
sen bir öğretmensin
ama onlara bir şeyler öğretmen için
önce neyi değil, nasıl öğreteceğini öğren

bunu sana kim mi öğretecek
şaşkın!
ilk çocuğu olduğunda insana

anne baba olmayı kim öğretir?
hiç de bile, kim demiş kendi anne babası diye

çocuğunu kucağına alırsın
bu müthiş bir şeydir
işte kollarının arasındadır
odur
ve sen hiçbi halt bilmiyosundur

hayatın sıradan akışı parçalanmış
kucağına bir hayat sunulmuştur
bütünüyle sana emanettir

yorgundur
belki uyuyor, belki esniyordur
çoğunlukla da ağlıyordur
ama hep sokuluyodur, aranıyordur
tutunmak istiyordur
tutulmak istiyordur
bırakılmamak

nereden bileceksin
hiç çocuğun olmadı ki :p)

bırak da öğrencilerin sandığın o küçük insanlar
sana nasıl öğrenebildiklerini öğretsinler
senin yapacağın, kendini onlara bırakmak
bu "direksiyonda ben varım" paniğinden
"lan ben bu arabayı ya devirirsem" korkularından kurtul artık

başlarım müdürüne de müfettişine de
hayat idare edilmeye de teftişe de gelmiyor
gerilme bakiiim
kendine güven
bildiklerini unut
öğreteceklerine boş ver
sen bir insansın

kimbilir kendini bıraksan
ne kadar da sevecekler seni
ve nasıl da sokulacaklar
oysa

tutunmak istediklerinde
tekme yiyorlar
tutulmak istediklerinde
en yüksekten boşluğa bırakılıyorlar
sorumsuz, eşek sıfatlı, katır suratlı aptal saptal öğretmenleri tarafından

sorumluluk nedir biliyor musun?
"ben bir öğretmenim" filan deme
insan olarak sorumluluğu keşfet
ki, hesabını sadece Allah sorar

geldin aramızdasın
seni neden sevelim ki biz
senden korkmuş gibi yapınca tavlayabiliyorsak
korkutmadığın sürece neden umursayalım seni


biz çocuklar en sakladığın yerlerinden keşfederiz bütün çaresizliklerini
merhamet görmediğimiz hor yüreklere acımasız oluruz
çaresiz bırakırız, çaresini aramayacakları...
böylece, kendimizi kötülüklerinden koruruz onların

madem buna katlanamıyorsun
önce bizi kabul edeceksin
böylece, nasıl bulduysan bizi
ne isek, ne kadarsak
buradan başlayacaksın
ve sevinmek istediğimizde anlayıp bizi sevindirecek

anlamadığımızda sabredeceksin
sıkıldığmızı, eğlenmek istediğimizi, salak salak delirmek, hatta çıldırmak istediğimizi

anlayacaksın
çünkü sınıfta o kız var
o oğlan
ya da "o öbür sınıfta yaaa, ben buna nası katlanıcam"
madem katlanamayacağım bir şey yapıp
bu sınıfa kapattınız beni
e öyleyse bana bu hallerimle katlancaaanız

bi zahmet
hem belki hergün dayak yiyorumdur evde
eşeğin tekidir bizimkiler, anam babam
yah
ne çok şeyler yaşanıyodur o taze bedenlerde
yüreklere sığmayan
sen de kalkmışın yaz diyorsun
sırası mı öğretmenim?




Thursday, April 17, 2008

dokuz oku bir çıkar

hep bu pılıyı pırtıyı toplayıp sıvışma hevesleri
bu hevesler ne çok hayatı hayatımızın fiilen içinde
ve fakat ruhen
dışında bıraktı
buradasın, ama oynamasan olurmuş gibi düşünerek oynadığın bir oyun bu
mesela şu maili yazmak için, kendinden o maili yazacak insana kadar
ne çok yol yürümen gerektiğini
ve buna gücün olmadığını düşünmek için
bu "oynamayan oyunu"nun ayak bağlarını
bahane ediniyosun

neymiş; otla böcükle uğraşacakmış
peaaaah!
ne var da doktora yapıyon madem?
botanik mi çalışıyon, böcükbilgini mi olcen?

ne varmış da bu “oynamaz oyunu oyuncusu”nu sevmemişim?

o senin dediğin kuş yuvası
sor bakalım kuşa, hangi çöpü niye almış, nasıl seçmiş, niye öteki çöpleri görmezden gelmiş
niye bu yumurtayı cılk etmiş
niye bu yavrusunu yuvadan düşürmüş (belki de atmıştır, yok yok, kesin o atmıştır)
günahını durup durup yüzüne vurmak mı
yumurtayı cılk etmek mi daha günahmış

e tüyleri bu kadar parlak, kanatları bu kadar güçlü (nasıl da muhteşem uçtuğu sanılıyo ya)
bakışı bu kadar fıldır fıldır, görüşü bu kadar
keskin
üstelik gagası da bu kadar sivri

gagalayışı da bu kadar didikleyici
ha tutsaydı kaldırsaydı ya beni bu bataktan
pençeleri bu kadar kavrak, bacakları da bu kadar kavi

ne desem, bilmiym ki
şey diyeyim
salak!
o da bir kuş işte nihayet
ne bilir tüyleri neden parlak
(hatta farkında mıdır parlak mı solgun mu?
"efendim, durup durup
kanatlarının altındaki yağ bezlerinden
dirhem dirhem gagalayıp
tüylerine sürmeyi biliyo ya"ymış, peaaah)
kanatlarının bu kadar güçlü olduğunu da sen uyduruyosun
onun bedeni hafiftir belki
ya da kanatlarını çırpındıracak kadar bastırıyordur
hayat

daha sayayım mı?
kuş gözüdür fıldırdar
kuş dediğin drama kursu mu görmüş
ayna çalışması mı yapmış
görüşün keskinliği, ne görenin kerametidir
ne görülenin apaçıklığına delalet
ve ne de keskinlik
görülenin gizlenmişliğindeki emniyet hissine saçmalık katar
(de ki solucansın, görmüş kıpırtını, e n'ooolmuş?
tok kuşun iştahı, şaşkın solucana ayak olurmuş)

o çilehane, sana sunulsa ne güzel çile çekerdin
şimdi çile çekmiyorsun ya, çünkü…
ama bir bak bakalım, çile mi çekmiyorsun, çektiğini çileye mi saymıyorsun
saymadıklarının çilesine güç mü yetiremiyorsun
gücünü mü hiçe sayıyorsun...
anırmaz sıpa olunca, herşey hallolacak mı sanıyorsun
yoksa neye çifte attığını bir yana bırak, hala çifte attığının
farkında bile mi değilsin

kalbinde bir delik boğazında bir düğüm
caaanım efendim, ebu bekr, rivayet olunurkim
"o mağara"da
bir delikten baş uzatan yılanı kovmuş
deliğini de hırkasından kopardığı parça ilen tıkamış
ki gafletine rast getirip tekrar uzatarak başını
zehirleyip öldürmesin ciğer paresi peygamberi



amma yılan bunca kıvrak, mağara da bunca delik deşik değil midir?
o deliği tıkarsın, bu delikten baş uzatır
ebu bekrin hırkasından bin parça
bin deliğe tıkaç olsun
velakin mağara dediğin
1001 delikli de olur
bakmış hırka elden gitti, küllü ecza anca bin deliğe yetti
mecal takat tükendi
ayak başparmağını tıkamış o son deliğe

ya bilir misin senin mağaranda, sonuncu deliğin numarası 1001 midir?
bul buluştur, tep tepiştir ki, o aynı yılan
değil hep aynı delikten,
10.001. (son nokta -inci demek) delikten dahi zehirleyemesin can evini
e son bulacağın da belki, boğazındaki düğümdür tepiştirecek

haaaa
bak burada bir şey öğren
lime pare edip 10.000 deliğe tıkaç ettiğin herneyse
o elinden gitmedikçe
boğazındaki düğüme sıra gelmeyecek
bir yılan deliğine o düğümü tepiştirmeyi akledebilmen için
"bu iş görür sandık"ların elden avuçtan gidecek
oysa ki o düğüm, ilk deliğe tıkaç edilse, yılanı mahv ederdi
sen nerden bileceksin
bilsen ne halta yarar,
boğazdaki düğüm de "na çektim çıkardım" usulü
çıkarılabilir mi yah

son
şu Usta mevzuu
çapraşık bir şeydir
benimkini sen yılan dili say yine de
amma onculayın dolaşık dönemez
anlat demesi kolay

baktım, beceremiyordum
sonra beceriklilerle beceriksizleri gördüm
becerdikleriyle geçiniyor

beceremedikleri ile geçip gidiyorlardı
başıbozuklar gördüm
tutsalar becerirlerdi, fakat becermiyorlardı
düşündüm
böyle bir dünya kotarılsa da sürüp gidemezdi
oysa sürüp giden bir dünyaydı, akıp gittiğimiz bu düş
demek yanlış görüyordum
ya gördüğümü yanlışa vuruyordu
içimdeki çarpım taPlosu

ustalar sustuğu zaman çıraklar bağrınıyordu
ahmaklar, gürültüyü bi halt becermek sanıyorlardı
oysa, bütün bu
becerilmişler, becerenler, becerikliler, beceriksizler, becerisizler arasında
onların tutmayan hesapları, bozuk niyetleri arasında
bir hesap tutuyor gibi görünüyordu
Usta işi bir hesap

çıraklar gördüm sonra
zor seçiliyorlardı
durmadan dükkan süpürüyor, getir götür yapıyor
körük basıp ocak harlıyor, kömür atıp ateşi taze tutuyorlardı
elleri iş karası
yüzleri is karası
dilleri sus karasıydı
çok özendim
içim gitti

aralarından bazıları

Usta'nın bir sözünü bin edip ötekilere iş buyuruyordu
bazıları o işi bin edip

kavruk çocukları işe vuruyorlardı
bu Usta işi dünyada, bir bendim sanki
ne kara kömür, ne isli ocak, ne kızılkor erimiş demir
ne paslı fıçı, ne kirli fıçı suyu
ne akkor demirin
suya daldırılınca çıkardığı o coss sesi
ne de sopsoğuk çelik olmuştum
ha şu marsık çıraklardan biri kadar olaydım
susmaya dalaydım
demirden alaydım
körük basaydım
olmadı kömür olaydım, bir dem yanaydım
harda yalaz, yangında dil, ocakta kül olaydım

levmettim, kahrettim, derde kardım
yandım
meğer cevheri yakar imişler
cevher dediğin, görmez göze toprak görünür
kili küll, madeni ipil eder imişler
zerreleri eritip ışıtır imişler
Usta işi bi şey
aynaya baktım
bu zerrat bu ecza nasıl cem olunmuş meğer
utandım
bir ses işitilir utandığım yerlerden
"sussss!"
"eyle!"
"olllll!" bir de

susabilirsem
çıraklıkta gözüm
Usta tek
çırak edecek
bir şeye benzeyecek

mi
eh

dedim sana
çapraşık şey

ha bir de şu
"BARIŞMAK İSTİYOR"muşsun
aptal, sana küsen mi oldu!

dokuz ok sapladım yılan başına
dokuz oku
bir çıkar

bitmez ki

Saturday, April 12, 2008

som siyah


oy sabrımı epritip sınarsın sıdkım
har güller dağlamasa sağrıma seni
ya kaldırma kanadım ebr-i nisana
yar kurşun ayaklarla komasan beni


-I-
titreyen bir mumdun dinmeye mail
şuleni harladı özümün ıssı
naz etme mahvıma yüreğim zail
güllere defnetsin sarışın beni

ay çileyip sussan aynım kararır
o mavi ışığım esved karası
bir sen kaldın mahvıma ki hamail
karalar adına vuruşun beni

çeşminde pırıldar o kızıl yalaz
sönse ilenirim nefesim ba’sı
üfürsen tutuşur közüm israfil
som siyah karartır susuşun beni

-II-
de ki sevmiyorsun bırak silinsin
gölde ayın gökte güneşin şavkı
de ki sevmiyorsun öleyim yeğin
mahvıma komasın yaralar beni

şaman sönüp şafak solarsa tözüm
gözlerimi yutsun kara geçitler
söylesen ışısa kapkara yüzüm
sus kabe donuna saralar beni

bir sen kalma benim bunca mahvıma
gadan alıp emre yürüsün bu kam
medd-i matem ü erbain leyle gam
yasın uçup gülsen karalar beni



(*) fâilâtün dergisi, Sayı 5 Nisan_Mayıs 2008

Saturday, December 15, 2007

cahilan vezninde mertek...

evet dostlar,
uzun zaman oldu ki bir şey koymadım buraya...

nihayet geçen gün bir şey oldu,
bir dostum bana bir mail forward etti
ben de oturup bir güzel döşenmişim
dedim ki, "bunu günlüğe asayım"

önce o forward'ı alıntılayayım
sonra da dostumuz fikret'in yüksek müsaadeleriyle (e kendisi de asistanlarına gönderdiğine göre)
o mail üzerine yazdıklarımı buraya asayım

işte o mail:

Böyle Türk`lüğe can kurban!
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE

Osman Bey, sabah saat 7.00'de Casio masa saatinin alarmıyla gözlerini açtı.Puffy yorganını kaldırdı. Hugo Boss pijamalarını çıkarıp Adidasterliklerini giydi. WC'ye uğradıktan sonra banyoya geçti. Clear şampuan ve Protex sabunuyla duşunu aldı. Colgate ile dişlerini fırçaladı. Rowenta ilesaçlarını kuruttu. Bill's gömleğini ve Pierre Cardin takımını giydi. Liptonçayını içti. Sony televizyonda medya özetlerini ve flash haberleri izledi. Citizen kol saatine baktı. Aile fertlerine 'çav' deyip Hyundai otomobilinebindi. Blaupunkt radyosunu açarak, rock müziği buldu. Ağzına bir Polo şekerattı. Şehrin göbeğindeki Mega Center'daki ofisine varınca, Fujitsu-Siemens bilgisayarını çalıştırdı. Microsoft Excel'e girdi. Ofisboy'dan Nescafe'siniistedi. Saat 10.00'a doğru açlığını yatıştırmak için Grissini yedi.Öglen Wimpy's Fast Food kafeteryaya gitti. Ayaküstü, Coca Cola ve hamburgeri mideye indirdi. Camel sigarasını yakıp Star gazetesinikarıştırdı. Akşamüzeri iş çıkışı Image Bar'a uğrayıp JB'sini yudumladı,sonra köşedeki Shopping Center'a uğradı. Eşinin sipariş ettiği Persil Supra deterjan, Ace çamaşır suyu, Palmolive şampuan, Gala tuvalet kağıdı, Spritegazoz ve Johnson kolonyayı alarak kasaya yanaştı. Bonus kartıyla ödemeyiyaptı. Hafta sonu eşi Münevver'le Galleria'ya giden Osman Bey, Showroom'ları dolaşıp Kinetix ayakkabı, Lee Cooper blue jean satın aldı.Akşam evde bir gazetenin verdiği TV Guide'a göz atan Osman Bey, kanallararasında zapping yaparak, First Class, Top Secret, Paparazzi gibi programlar izledi. Aynı anda Outdoor dergisini karıştırdı. Saat 22.00'yedoğru TRT'de Türk dili üzerine bir panel başladı. Uykusu gelen Osman Bey,televizyonu kapatıp yatak odasına geçerken, kendini mutlu hissetti. 'Ne mutlu Türk'üm diyene!' diye gerindi ve uyudu.Hâlâ da uyuyor. Ne zaman uyanacağı da belli değil.

şimdi de benim döktürmelerim:

azizim fikret hoca,
daha şimdiden burnumu sızlatan özlemi,
bir nefes nane ruhu koklatmak mesabesinde avunduran
bu mailin pek makbule geçti doğrusu (makbule de kim diye sorma, vururum)

oldukça hoş, çünkü başarılı bir ironi
imkanım olsaydı aşağıda yazacağım satırları
senin bu maili gönderdiğin arkadaşlara hunileme yoluyla ulaştırır,
sana gönderen arkadaşın mailinden geçerek
onun kanalıyla ilk akledene kadar
herkese göndermek isterdim

şimdi de o satırları yazayım
bu ironik çalışma biz Türkler nazarında bir hayli göz kamaştırıcı olmakla birlikte
sosyal bilim alanında bir parça mürekkep yalamış biri söz konusu olduğunda
(mesela bazı durumlarda sosyoloji, antropoloji, halkbilimi bölümlerinde
1,5-2 yıl öğrenim gördükten sonra yüksek öğrenimini yarıda bırakmış bile olabilir,
ama iyi bir hocadan 1 dönem sosyoloji ya da antropoloji dersi almak bile yetişir)
manzara pek de öyle değildir
hani
"Tanrı neden daimi akademik kadro alamadı?" sorusunun
o gayet ironik cevaplarında ne denir bilirsin (ben yine de yazayım)
"1. tek bir kitabı var, o da orijinal değil
2. bu kitabında da hiç alıntı ya da referans kullanılmamış"
ötesini saymiyim

imdiii
manzara neden "pek öyle" değildir, izah edelim
bir kere bu ironik çalışma, orijinal bir buluş değil bir uyarlama
(e ben tanrı’yı bile kusurlandıran bir iş edeceğim sinyalini vermiştim.
Öyle taş döşeyenin yolu, böyle bi menzile varır)
ikincisi, bu uyarlamanın "akademik camia için izhar-ı marifet" gibi bir maksadı elbette yok, ammaaa
fakir az buçuk mürekkep yaladığından, öyle bir maksada teşne addolunabilir
cahilan vezninde, her irfan çöpü,
malumatfuruşun göze soktuğu mertek sayılır

efendim, uyarlama dedik
neyin uyarlaması?
İlk defa buna benzer bi şeyi yapan
antropoloji nam müstemleke yağmasının pirlerinden Ralph Linton namında
(vallahi isimden de emin değilim, ama nisyanı çok hafızam beni yanıltmıyorsa öyle)
bir benî ademdir.
ilk defa buna benzer bir şey yapmış
ve yatak yorgandan kahveye,
domatesten bibere, terlikten tütüne varıncaya kadar...
iğne iplik…
Amerikalının günlük hayatında kullandığı alet edevat
ve dahi içtimai amel ve aaadaaat... ne varsa,
anlarun cemi cümlesinin
ya bir iptidai kabile (temsil bir kızılderili veya afrika içlerinde meskun bir zenci kabilesi)
veya devlet kurmuş antik bir kavim (misal antik yunan),
yahut klasik bir medeniyete imza atmış bir imparatorluk ahalisi (faraza çin ya da osmanlı)...
Amerikalının kullandığı ne varsa Amerikalıya bu kültürlerden miras kaldığını,
daha doğrusu Amerikalının bunları o kavim veya ahalilerden
iktibas eylediğini (borrowing) göstermek istemiştir.

toprağı bol olsun, Linton keferesi'nin maksadı,
bir milletin kültürünün
komşu iptidai kabilelerin, yahut kadim kavim veya ahalilerin kültürüne
ne kadar da çok şey borçlu olduğunu ortaya koymak
ve Amerikalının “boş kaşif gururu“nu silkeleyerek ona
bütün insanlığa medyun-ı şükran olmaklığı lazım geldiğini
der-hatır tutmasını salık vermekti.
zannım, "kültür değişmesi ve milliyetçilik" serlevhalı eserinde
Erol Güngör merhum
Linton'ın bu çalışmasından bir iktibas da yapmıştı.
Belki de bunu yapan Mümtaz Turhan Hoca’dır
E ne kıskıs gülüyosun biLader, makale yazmıyos ya,
(öyle olsa referans gontürolü yapardık billah)

bu kadar malumat bile yeter aslında, velakin biraz daha ileri gideyim.
Linton, bütün hükümferma medeniyetler ahfadı gibi,
kendine güven hissi ile bu meselelere yaklaşıyor,
Amerikalıya "bırak bu çağdışı iptidai alet-edevat ve amel ü itiyad ve aaadaaatı da, kendine dön"
yahut o pek mağrur ve cahil Amerikalının "durma yenilik yap" meşrebiyle mütenasip
"sen ne icad getirdin, haydi kalk, bu sabah da sen bir icad yap" demeyordu.
onun derdi, daha ziyade, kültür intişarı nazariyesini sıradan Amerikalıya tanıtmak,
bu nazariyenin temel mefhumlarından olan "iktibas (borrowing)" mefhumunu meknuz bir iddiayı
mebzul delillerle ispata kavuşturmaktı.

bunu yaparken de, sadece
marketten alındığı paketlenmiş haliyle "ürün"lerle boğuşan
bir sayıp dökme yolu takib ettiği sanılmasın.
Linton o tarzı ile, oturup pekala
bir Amerikalının bir günlük hayatı hakkında
pek zarif bir roman döktürebilirdi,
o kadar dakik bir nazar, o kadar kılı kırk yaran bir üslup …

fikretciğim
"eyi de hoca, sana kalsa kimse konuşmasın" der gibi olmadığını
ve fekat
şayet bu mail başka eşhasa vasıl oldu ise,
anlarun bu tarz bir yekindiklerini zanneyliyorum.

yok efendim, yok
ben pek memnun oldum
ve bu uyarlamayı akleden arkadaşa da gıpta ettim doğrusu.
demek istediğim şudur ki,
şimdilerde pek ulusalcı, gayetle Türk,
fekat ecdadın rikkat ve dikkatinden
ziyadesiyle nasipsiz bir modanın sevk-i tabiisiyle savrulan bir güruh,
"herşeyi biz yapsak da üstüne otursak" mı demek isteyor,
veya teknoklast tabir olunan bir fen uğruluğu içinde midir,
yahut ecnebi mallarını kullanmaktan mı kaşınmaktadır pek anlayamayorum amma,
bir itiraz hali olmadığı halde,
bir yaka silkme, bir "pek cenabetiz be birader" tiksintisi içinde
(zira sayılıp dökülen herzelerden gayet mütelezziz ve lakin
cürmü osman beye tokalayıp yakayı kurtarmakta da pek belahet kıvrağı),
hal-i pür melalimizi,
kullandığımız malları ecnebilerden almaklık ahmaklığına irca eden bir hökelalığı san'at edindi.
bunda bir nevi aşağı tabaka haseti ile
zaptırı zaptırı fütühat yapılabildiği zehabına kapılmış bir sergerde hamaseti
elele gideyor.

hem, bunca kabih marka malı istihlake mecali olsa,
sanki kendisi imtina edermiş gibi bir hava da vererek kendisine,
"uyanın ey ehli vatan, gavur malı muhasarası hab-ı gafletinden" kabilli
bir intibah daisi pozuna bürünüyor.
üstelik (bunu da söylemezsem çatlarım)
bu ironik metni okurken, öğürtü verecek bir kakafoni,
lüküs mallar müstehliklerinin üstüne kusasımızı getiren
bir pornografi ibda eyleyor.

sual etmek isterim fakir, şayet osman bey olsam:
"e n'aaapak biLaaader?"
imdi bu gayet mutantan surette,
her gün gavur malı kullanan eblehleri tezyif ve tahkir edici uyarlamayı okuyunca,
osman bey, ne halt etsin?
bu gayet ukkal ve dahi mahirane metin yazarı,
osman bey'e "bütün bu malların cemi cümlesini at,
anlarun cemi cümlesini hayatından taşra çıkar" mı demek istiyor?
(olmaz ama öyle olur ise osman bey'den ricam, hyundai arabaya fakir taliptir)
yoksa, "arkideş, çalış bu malların hepsini kendin yap" mı
yahut,
türk işadamlarına bir mesaj mı var bu serzenişte,
"ey şuursuz iş adamı!
memlekette hyundai arabanın fasonunu yapacağına,
türk mühendis ve tasarımcılarına destek ol da
kendi markamızı üretek" mi deyor?

sualleri çoğaltmanın lüzumu yok
zannım odur ki,
bu arkadaş ve dahi benzerleri,
bunlardan hiçbirini söyleyecek cür'et ve cesarette değildir.
bu arkadaş olsa olsa,
“TRT nam müessesedeki bir arkadaşı marifetiyle ekrana çıkma kıyağına mazhar olmuş bir hocası”nın
"haaa gene iki kel ve göbekli amca mıymıy ediyor" dedirten türden programını
seyretmekten dahi imtina eden,
gayetle kalantor, pek bir umursamaz bir osman bey vehmedip
"ulan bari hocayı seyret de,
edepsizliklerinden bari bir nebze olsun utan,
utana utana uykun kaçsın da
sabaha mesut domuzlar gibi çıkama" demek isteyen
genç bir asistan olsa gerektir.

kendisine gıpta etmemin sebebi
pek parlak bir zekaya sahip olduğunu düşünmemdir.
ve lakin bu parlak zeka
bir parça itidal ile, azami dikkat ve
sofistike bir bakış açısına sahip olacak kadar sabırlı olursa,
daha geniş bir pencereden baktığında,
osman bey'in pek de kabahatli bir iş yapmadığını,
ayıbın münferiden eşhasa değil,
cümleten bu “özensiz hayat meftunu millet”e ait olduğunu görecek,
bahusus,
devletluların yıkıma uğrattığı bir memleket olmaklığımıza ait bir keyfiyet olduğunu
görebilecektir.

dahası da var söylerim ammaaa,
bu bir hadsizliğe inkılab ediyor,
affınızı dilerim.

vesselam…

özlemiş dostunuz vehbi

çok söz yalansız olmaz...


Monday, July 2, 2007

yenilmek...


kötü bi şey mi
yenilmek


wallerstein'ı hatırlayalım
"dünya-sistem'in kırılma dönemlerinde, minimal girdiler maximal çıktı verir"
ortalama oyun seyri içinde yenilmek değil kastettiğim
ben fena yenilmeyi göze alırım
ama ben yenersem, çok minimal şansların korkunç maximal yenilgiler üretebileceğini öğretmiş olurum
denklem şöyle kurulabilir
büyük başarı = maximal risk/ minimal şans
halbuki düz oyuncu şöyle sanır
büyük başarı = minimal risk/ maximal şans
bu denklem yanlıştır
şans büyüdükçe başarı kesinleşse de, küçük kalır
küçük şanslara oynarım ben
çünkü zar
(yani tesadüfi sanılan faktörler)
devreye girer

ama burada şunu gözden kaçırmamak lazım
hayat şenliğinde
iki insana aynı şansı vermek, eşitlikçi bir sonuç doğurmaz
çünkü, her insanın şans çarpanı farklıdır
ama kaybedecek olana oynar ve kazanırsam, şeytanın güvendiği dağa kar yağar
oysa şeytan, kazanacak olanı zaten kaybetmiştir

daha fazla teolojik bir derinlik gerekiyor bundan sonrası için
şu sözü hiç duydunuz mu:
“Allah'ın ahlakı ile ahlaklanmak”
tasavvufta böyle bir ilke vardır
insan, ezel bezminde Allah ile sözleşmiş ve sonra bu sözleşmeyi unutmuştur
Allah insana kusursuz bir ahlaksallıkla lütfeder
ve insan, nankör bir varlık olduğu için
o lutfu, hakkıyla takdir edemez
o nedenle, Allah'ın lütfuna ahlaklı bir karşılık veremez
amaç, bu sefil mahlukun, o ahlaksallık temelinde karşılık verecek şekilde olgunlaştırılmasıdır

sen tanrı olsaydın, kötülerden kaçını sağ bırakırdın?
eh işte, O, büyük Lütuf Sahibi, senin gibi yapmıyor
"insan kirli bir varlık olarak gönderilmiş" değildir yeryüzüne
"biz insanı en doğru/güzel kıvamda yarattık, sonra onu esfel-i safilin'e gönderdik"
ama bu bir ceza değildir
sefaletin en derini
o sefaletin en derininde "başka bir şansımız yok, bari bu sefaletten semirelim" diyenlerdir hayvandan daha aşağı hale gelenler
aslında kelimenin orijinali "adallu"dur
daha sapık demek

bu mesele biraz teoloji, biraz felsefi antropoloji meselesidir
bunu şöyle kurmalıyız bence
hayvan, sabit bir doğası olan, bir tür otomattır
oysa insan bu otomatizmden mahrum bırakılmıştır
bu mahrumiyet, insana "yürüyeceği yol'u bulma" zorunluluğu yükler
ama tuhaf bir şey daha eklenmeli bu resme
melekler
kusursuz boyun eğiciler
insan öyle olabilir mi? olmalı mıdır?
insan farklı bir imkandır
o, ne otomattır, ne de kusursuz boyun eğici
bu yüzden, varlık aleminin kritik unsurudur
herşey ona "müsahhar" kılınmıştır
ve insan, farklı yollar bulabilen bir varlık imkanı ile donatılmıştır
burada "yol" teknoloji gibi nötr bi şey değildir
yolun doğrusu, sapkını vardır
ve insan her eylemi ile, o yola taş döşer
bu nedenle, muazzam bir sapma potansiyeli vardır
ama bu, başka bir varlık türünün asla başaramayacağı kadar doğru/güzel bir yol bulma imkanı bahşedildiği anlamına gelir insana
bu, çok zayıf bir ihtimaldir
ve insanlardan çoğunun kaybedeceğini söyler kur'an
Allah, bu riski göze almıştır
biz kim oluyoruz
kaybedecekler kaybedecek
ama biz, onlara kazanacak varlıklarmış gibi davranacağız
Allah'ın ahlakı budur
sorumluluk, kendisi için küçük bir ihtimali gerçek kılma cür'etkarlığıdır
yoksa biz, kendini bıraktığında beş para etmez sefil şeyler olması kaçınılmaz varlıklarız
evet
inat ve ısrarla
insana müstehakkınca davranmamaktır görev
onun neye müstehak olduğunu düşünmek değil bizim işimiz
onun nelere layık olabileceğini görmesine çabalamak
ödevimiz

biz bir şey yapıyor sanarsak kendimizi
vergi tahsil etmeye kalkan tahsildar olmanın da ötesine geçerek
alacaklı olup dikiliriz insanların tepesine
oysa şenlikli karnaval davetçileriyiz biz
birgün o karnaval başladığında
ona hazırlanmışların çokluğunda
o çokluğun katıldığı kocaman bir coşkuyadır duyduğumuz özlem
bize deli derler
hiç aklımız başımıza gelmeyecek
şimdi söyleyin bakalım
kimde kaç kuruş alacağımız olabilir ki…

bittiği…

yaşıyorsunuz
ölümün eşiğini tattığım yerde
ve yüzlere bakınca
tüküresiniz tutmuyor
bana mı dokunsun

işte hayat diyor
uyuyabiliyorsunuz
alıp satıyorsunuz durmadan
fiyat alıp hesap
dua edip sevap işliyorsunuz
ya ilençler ömer
duymuyor musunuz

yüzünü gördüm
o yüzlere bakabiliyor olmaktan
kan tutmaz olmuştu
yazıyor ama söylemiyordun
söz
unutulmuştu

işte bir senin kalbin yeter
tek çığlık boğulmuştur
kıyamet nerede kopmuştur
konuşuyorsunuz
oysa tek söz hak olmuş
ve susulmuştur

git
suskunun serpildiği o tımar
ve ellerine
sıvaşık bir yargısızlık bulaştıran
bu adal kefareti
yeter sana


haklı çıktı demişsin
bir tanıklığı kehanete çevirip
tasdik etmişsin
haklıymış demen bile yetmezdi oysa
Hakk’a ayan olan
her kişiye olsa
bir kişiye hafi olmazdı
ne çıktım ne mış’ım
hakikat
bir iftira gibidir
hakikatsiz kullara


bilir misin ömer
söz
utancından
sustuğun yerde değil
utanmasız
konuşabildiğin yerde
bitmiştir

Monday, June 25, 2007

kişi hımarına raqîb gerek

beni tanıyanlar bilir

bir "eşek muhabbeti"miz vardır dostlarla aramızda

mesele şudur

her insanın bir eşeği vardır (hani kendisini insan olarak değerlendirenlerin belki de ;-) )

her insanın madem bir eşeği vardır, insan insanla karşılaşınca, bu eşekler de karşılaşmış olur

esek sahibi olanlar karsilasir efendim

kiminin esegi kacmis da olabilir

kiminin esegi ona yol gostermis de olabilir

eşek kaçıp da, sahibini ardından sürüklememiş olamaz

kimi ustunden inip esegi'ne selam durmuş da olabilir

herkes eşeği ile yaşar ve ölür

insan büyürken ortaya çıkan bir şeydir bu eşek

insanla birlikte doğduğunu söylemek, Usta'ya iftira olur

insan insanın eşeğini kışkırtmasa, eşeğini şımartmasa, eşeğine eşeklik etmese, işler daha kolay yürürdü

esek insan'in dilin'den anlar da insan esegin dilinden anlar mi onu da bilmek lazim

kizilcik sopasi bu

insan'dan sual etmemek lazim vebalini

insanların çoğunun en fazla bilip kullandığı dil, eşekçedir

o yuzden mi birbirlerini duymazlar

ya anırmaktır (affola) insanların kimi zaman yaptıkları, ya çifte atmak, ya küllükte ağnanmak

ya da, geçip karşısına, ötekinin eşeğine yaranmaya çalışmak

ya da, ötekinin eşeğini göklere çıkararak

eşek tam da “artık göğün en yüksek mertebesine ben egemenim” diye düşünecekken, altından çekilerek yere çakmak

bir eşek tiyatrosudur insan olmak

kişi kişinin karşısında, eşeğini düşünerek ketm-i medh gösterse fena mı olur

kisi'ye yol gosteren esegi ise bu zor'dur efendim

ustune bindi ise belki

bir'de esegi disari birakip huzur'a gelip selam eden var

agzindan anirma cikiyorsa'da dilinizi ogretin

nasrettin hoca fıkrasını bilirsinizdir

hani şehre pazara giderken yolda görenlerin ağzına bakarak, kah oğluyla ikisi binerler, kah oğlan yürür hoca biner, kah hoca yürür oğlan biner, tam şehre gelecekleri sırada, eşeği sırtlamak kalır yapmadıkları

onu da yaparlar

fıkrayı hatırladınız mı?

bakın şöyledir

şehre gidecekleri zaman, hoca eşeğe biner, oğlu da yanlarında yürür

görenler, "hiç olur mu, tırnak kadar çocuğa bunca yol yürütülür mü" derler

hoca oğlunu da alır eşeğin terkisine

görenlerin bu sefer de eşeğe merhamet edesi tutar

"hiç olur mu, bu zavallı hayvana iki kişi binilir mi, bu ne vicdansızlık"

işte böyle böyle giderken, hoca bu sefer kendisi inip oğlunu eşeğin sırtında bırakır

görenler "ne günlere kaldık aman, galiba ahir zaman, pir-i fani yaya, bacak kadar velet eşek sırtında" derler

hoca oğlunu da indirir, yaya yürürler

görenler "ne akılsız insanlar var, eşekleri var ama, eşek kadar aklı yok bazılarının, eşek de yürüyor, kendileri de" derler

bunu da duyunca, hoca şehre yaklaşmış iken, "hadi evlat" der, "çare yok, bu eşeği sırtlanacağız"

bundan mıdır, şöyle demişler: “el ağzına bakan, eşeğini bile sırtına sarar”

kişi kişinin eşeğine yem versin su versin, bi diyeceğim yok

ama kişi ne kendi eşeğine, ne ötekinin eşeğine, zulüm etmemeli

insan bazen eşeğinden ibaret bir mahluk olur, o vakit, eşeği anırık ise, anırmaktan başka bi şey yapmaz

bazısı da eşeğini inadından, azgınlığından vaz geçirip, ot görüp ota, hod görüp hoda düşmekten hilm ile alıkoyar

bazısı eşeğine râkib, bazısı eşeğiyle rakip, bazısı da eşeğine raqîb olur

bazısının eşeği yularından boşanmış, bazısı eşeğiyle elbirlik olup ipten kazıktan boşanmış(*), bazısı eşeğiyle ahbap olmuştur

insan hem kendisinin hem ötekinin eşeğinden çeker ne çekerse

esegi sofraya davet ederseniz, soz de anirir, misafir de, sofra sahibi de

insan kendisinden ceker ne cekerse

kişi kişiye dost olacaksa, Dost ile dost olmuş olmak gerek önce

ve deeee

eşekleri sofraya, sohbet meclisine, başköşeye, nöbet kulesine, yargıç kürsüsüne, fetva makamına oturtmamak lazım

kişiye binit (merkep) gerek, binite ahır, ahıra kapı, kapıya kilit... ki aç kurtlar dalamasın eşeciğini

esegi iceri kapatip kendini meydana atmak bir fayda etmez efendim

insan da teper oyle adami

ger vakt sofra yahut sohbet, yahut hubb-u muhabbet, veyahut nöbet, ya vakti vuslat, yahut kada vü kudat ve dahi fetva ya da içtihat vakti ise, eşek ahırda gerek

esek ahir'da , sen eseklerin arasinda olursan

vahlar haline

anadoluda bir laf vardır, "eşeğe cilve (işve) yap (ya da kırıt) demişler; çifte atmış"

tab u tabiati böyledir hımarın

eşek muhabbeti böyle bi şeydir

son söz: kişi, hımarına raqîb gerek

(*) the liberation in man of the worst of the beasts (Sorokin)